Başka Yolu Yok - Kimin İçin, Hangi Doğruluk Adına?
Blogumdaki ikinci film eleştirisiyle karşınızdayım. İlk yazımdan sonra “Bir daha böyle uzun bir film yazısına girişir miyim?” diye düşünüyordum. Sonra Başka Yolu Yok’u izledim ve film bittiğinde üzerine yazmak istediğimi fark ettim. Çünkü film bana yalnızca karakterin yaptıklarını değil, insanın kendi yanlışlarını kendisine nasıl kabul ettirdiğini de düşündürdü. Baştan uyarayım: Yazının devamında bolca spoiler var. Filmi henüz izlemediyseniz buradan sonrasını izledikten sonra okumanızı öneririm.
Başka Yolu Yok, Park Chan-wook’un 2025 yapımı kara komedi filmi. Hikâyenin merkezinde, yirmi beş yıldır bir kâğıt fabrikasında çalışan ve kimliğini büyük ölçüde işinin üzerine kurmuş bir adam var. İyi bir işi, güzel bir evi, eşi, çocukları ve köpekleri var; kızı çello çalıyor. Dışarıdan bakınca oldukça düzenli, hatta imrenilecek bir hayat. Ancak şirket Amerikalı yatırımcılara satılınca bir sabah kendisini kapının önünde buluyor ve o güne kadar sağlam görünen hayatının aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyor.
Çünkü kaybettiği şey yalnızca işi değil. Yıllardır alıştığı hayat standardı, toplumdaki konumu ve belki en önemlisi kendisini tanımlama biçimi de yavaş yavaş elinden gidiyor. Aylarca iş arıyor, mülakatlara giriyor, reddediliyor, yaşı yüzüne vuruluyor, bazı yerlerden cevap bile alamıyor. Sonunda bir markette yarı zamanlı çalışmaya başlıyor ama bunu ailesinden saklıyor. Buraya kadar, kurumsal hayatta çalışan pek çok insanın kolayca empati kurabileceği bir hikâye izliyoruz. Bir şirket “yeniden yapılanma” kararı alıyor, birkaç kibar cümle kuruluyor ve yıllarını oraya vermiş bir insan sistemin dışında kalıyor. Kimse ona açıkça kötü davranmıyor ama sonuç değişmiyor.
Çoğu insanın bir noktada durumu kabullenip hayatına başka bir şekilde devam edeceği yerde, karakterimiz çok farklı bir yol seçiyor. Girmek istediği kâğıt şirketinde açılabilecek tek pozisyon için rakiplerini ortadan kaldırmaya karar veriyor. Üstelik bunu öfkeyle hareket eden bir katil gibi değil, yıllardır kurumsal hayatta çalışan bir yönetici gibi planlıyor. Sahte bir iş ilanı hazırlıyor, başvuruları topluyor, adayları inceliyor, kendisine rakip olabilecek kişileri belirliyor ve onları tek tek elemeye başlıyor. Filmin kara mizahı da büyük ölçüde buradan çıkıyor; bir insanın iş başvurusu değerlendirir gibi cinayet planlamasını izlemek hem komik hem rahatsız edici.
Tabii işler hiçbir zaman düşündüğü kadar kolay ilerlemiyor. Planları bozuluyor, beklemediği insanlar olaylara dahil oluyor, yaptığı hatalar yeni sorunlar doğuruyor. Bir noktada kendisi bile yılan tarafından ısırılıyor. Film bu karanlık hikâyenin içine absürt ve eğlenceli anlar yerleştirmeyi başarıyor. Ben de izlerken birçok yerde güldüm; ama hemen ardından güldüğüm durumun ne kadar korkunç olduğunu fark ettiğim anlar oldu. Bence filmin en başarılı taraflarından biri bu: İzleyiciyi rahatlatıyor, güldürüyor ve birkaç saniye sonra o rahatlığı yeniden elinden alıyor.
Beni cinayetlerden ve kara mizahtan daha çok düşündüren mesele ise şu oldu. Karakter yaptığı her şeyi “ailesi için” yaptığını söylüyor. Fakat film ilerledikçe insan istemsizce soruyor: Gerçekten öyle mi? Çünkü ailesinin hayatı sona ermiyor. Daha küçük bir eve taşınabilirler, bazı harcamalardan vazgeçebilirler, kızı çello derslerine bir süre ara verebilir, eşi çalışabilir. Bunların hiçbiri kolay değil ama hayat devam eder. Dolayısıyla korumaya çalıştığı şeyin ailesi mi, yoksa yıllar içinde kurduğu kendi kimliği ve yaşam biçimi mi olduğu tartışmalı hâle geliyor. “Ailem için yapıyorum” cümlesi bir süre sonra bir amaç olmaktan çıkıp, yaptıklarını kendi vicdanında kabul edilebilir kılmanın yolu oluyor.
Üstelik ortadan kaldırdığı insanların da kendisi gibi aileleri, borçları, çocukları ve geçim sıkıntıları olduğunu görüyoruz. Sistemin dışına itilmiş bir adam, kendisiyle aynı durumdaki insanlarla mücadele ediyor. Birbirlerinin düşmanı olmaları için kişisel hiçbir sebepleri yok; tek sorun hepsinin aynı koltuğa ihtiyaç duyması.
Filmin sonunda ise belki de en rahatsız edici şey oluyor: Adam yakalanmıyor, itiraf etmiyor, cezalandırılmıyor. Ölümler farklı gerekçelerle açıklanıyor ve hayat devam ediyor. Finalde aileyi yeniden bir arada görüyoruz; kızının çellosunu duyuyoruz, yüzlerde gülümsemeler var, dışarıdan bakınca her şey normale dönmüş gibi görünüyor. Oysa o huzurlu görüntünün hemen altında, bahçede gömülü bir ceset olduğunu biliyoruz. Bunca şey yaşandıktan sonra hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmesi, bana filmdeki cinayetlerden daha ürkütücü geldi.
Ailenin tavrı da beni şaşırttı. Karısı ve oğlu bir noktadan sonra bir şeylerin yolunda olmadığını fark ediyor, anlatılanların tutmadığını görüyor, bahçede bir şeylerin gömülü olduğundan şüpheleniyorlar. Buna rağmen kimse “Ne yaptın?” diye sormuyor. Muhtemelen cevabı öğrenmek istemiyorlar. Yeniden gelen rahatlığı kabul edip bazı şeyleri görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. İnsan bazen bir şeyin yanlış olduğunu bilse bile, o yanlışın kendisine sağladığı rahatlığı kaybetmemek için gerçeği öğrenmemeyi seçebiliyor.
Buradan film boyunca en çok düşündüğüm meseleye geliyorum: Bu aileyi gerçekte ne bir arada tutuyor? Ortak bir değer dünyasına sahip olduklarını pek göremiyoruz. Onları bir arada tutan şey daha çok evleri, yaşam standartları ve kurdukları düzen. Burada bahsettiğim inanç yalnızca dinî anlamda bir inanç değil; insanın “Bunu ne olursa olsun yapmam” ya da “Bunu kaybetsem bile bundan vazgeçmem” diyebileceği temel değerlerinden söz ediyorum. Filmde bu sınırlar yavaş yavaş siliniyor. Önce iş gidiyor, sonra para azalıyor, yaşam standardı tehdit altına giriyor ve en sonunda bunları korumak adına doğru ile yanlış arasındaki sınır bile değişiyor.
Bu yüzden karakterin değişimini yalnızca işsiz kalmasına bağlamıyorum. İşsizlik, içeride zaten var olan bir problemi görünür kılıyor. Eğer insanın kimliği büyük ölçüde işi, kazandığı para, yaşadığı ev ve sahip olduğu statü üzerinden kuruluysa, bunları kaybetmeye başladığında geriye ne kalıyor?
Oyunculukları da başarılı buldum. Özellikle başroldeki karakterin dönüşümünün bir anda gerçekleşmemesi filmi inandırıcı kılıyor. Başta gördüğümüz sıradan ve kibar aile babasının adım adım bambaşka birine dönüşmesini izliyoruz. Üstelik karakter kendisini hiçbir zaman kötü biri olarak görmüyor; her yaptığı için kendisine anlatabildiği bir gerekçesi var. Filmi gerçek hayata yaklaştıran taraflardan biri de bu. İnsanların çoğu kendisini kendi hikâyesinin kötü karakteri olarak görmez.
Tek eleştirim, diğer adayların hayatlarını biraz daha fazla görmek isteyecek olmam. Onların da ana karakterle ne kadar benzer hayatlara sahip olduğunu görüyoruz ama bu bölümler kısa kalıyor. Ailelerine ve yaşadıkları sıkıntılara biraz daha yer verilseydi, ana karakterin yaptıklarının ağırlığını finalde daha güçlü hissedebilirdik. Yine de bu, filmden aldığım keyfi fazla etkilemedi.
Genel olarak Başka Yolu Yok’u beğendim. Hikâyesi, kara mizahı ve bittikten sonra zihinde bıraktığı sorular nedeniyle benim için kolay unutulmayacak filmlerden biri oldu. İnsanın işiyle ve sahip olduklarıyla kurduğu ilişkiyi, statü kaybetme korkusunu ve kendi yanlışlarını nasıl haklılaştırdığını düşündürüyor. Puanım 8,5/10.
Filmden sonra aklımda kalan soru basitti: Bir insanı ayakta tutan şey sahip oldukları mı, yoksa neye inandığı mı? İşimizi, evimizi, paramızı ya da statümüzü kaybedebiliriz; bunların bir kısmını zamanla yeniden kazanırız. Ama hepsini korumaya çalışırken değerlerimizi kaybedersek, geriye ne kaldığı çok daha zor bir soru. Film bu soruya cevap vermiyor, sadece insanı onunla baş başa bırakıyor. Ben de biraz bu yüzden sevdim.
Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle…





